Hafta #4- "Çikolata" - Orhan Kemal (Betimleyici Ve Öyküleyici Anlatım Örneği)
ÇİKOLATA *
Şekercinin kocaman vitrini önündeydiler.
Vitrinde boy boy, kutu kutu şekerler, şekerlemeler, çikolatalar. Çikolatalara
bakıyorlardı. Ortadaki topaç gibi oğlanın sağında ablası, solunda yoğurtçunun
kızı. Yoğurtçunun kızı "Abla" kadardı. Abla az önce topaç gibi
kardeşini berbere götürmüştü, çeke çeke. Büyük aynaları vardı berberin, telleri
mavi boncuklu kafesi vardı, kafesin içinde sarı, sapsarı kuşu.
Babasının arkadaşıydı sonra. Dudağının üstünde
ipince, simsiyah bıyığı, karşı evin koca memeli kızına güler dururdu
aynalardan. Koca memeli kız da gülerdi, gülüşürlerdi. Arada el ederlerdi
birbirlerine. Topaç gibi oğlan da görmüştü saçları sıfır numaraydı kesilirken.
Sarı kuşu da görmüştü. Parmak kadar, bıcır bıcır. Berberin makinesi saçını
çekmese arada. Canı öyle acıyordu ki. Kalkıp kaçmak, sokaktan dükkânı taşlamak
geliyordu. Bunun için sevmezdi tıraş olmayı. Tepinmesi, ablasını tekmelemesi
bundandı. Tıraştan sonra ablası "Paralarımızı karıştırıp ellilik bir
çikolata alalım" demeseydi bilirdi yapacağını.
Şekercinin vitrini önünde silinivermişti berber
de, aynaları da, kafeste, sarı kuş ta. Çikolatalar vardı şimdi, salt
çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler;
kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da,
oğlan kardeş te, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların,
morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar;
kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde.
Ablayla kardeş tadını biliyorlardı çikolatanın.
Halaları getirmişti birinde, Sarıyer'den. Halalarının siyah mantosu vardı,
kocaman bir et beni vardı yüzünde, gözleri sürmeli sürmeli. Para da verirdi
arada. Koz helvası, ya da yuvarlak keten helvaları getirirdi Emirgan'dan. Kâğıt
kâğıt. Isırınca tatlı koz helvasının tadında. Babalarının seferden uzamış
sakalıyla benzin benzin döndüğü yağmurlu gecelerden birinde babası da
getirmişti koz helvası. Arada getirirdi. Çokluk ta uzamış tozlu sakalında
küfür: "Eşşek herifler, namussuzlar, deyyuslar!"
Ama çikolata keten helvasından da tatlıydı, koz
helvasından da. Yoğurtçunun kızı da biliyor muydu? Bilsin, bilmesin. Başı sıfır
numara makineyle traşlı oğlanın cebinde yirmi vardı, ablasının cebinde de otuz.
Karıştırdılar mıydı...
- Abla!
Kirli saçlarında kırmızı kurdele:
- Ne var?
Yoğurtçunun kızı da bakıyordu.
- Hiç, dedi.
Bu kız, bu yoğurtçunun pis kızı da. Ne duruyordu
yanlarında? Yirmi kuruşu vardı, ablasının da otuz. Karıştırdılar mıydı elli.
Ellilik bir tane alabilirlerdi. Ama yoğurtçunun kızı!
Abla da biliyordu çikolatanın keten helvasıyla
koz helvasından daha tatlı olduğunu. Alırlar, bölüşürler, yiye yiye giderlerdi
ama şu kız, şu pis kız, yoğurtçunun pis kızı. Hem parası yok, hem de
ayrılmıyordu yanlarından. "Git" deseler, "Niye?" derdi;
"Çikolata alacağız" deseler, "Bana ne?" der. Alsalar, aptal
aptal bakar. Verseler, kendilerine bir şey kalmaz, vermeseler... Babaları tozlu
sakallarının traşlı sabahlarında çokluk lafını ettiği gibi "imrendirmek
günah"tı. Cehennem vardı. Cehennemde katran kazanları, zebaniler.
- Abla!
- Ne var?
- Bu çikolatalar halamın getirdiğinden mi?
- Hayır.
- Halamın getirdikleri daha tatlı değil
mi?
- Tabii.
Yoğurtçunun kızı:
- Bütün çikolatalar birbirine benzer!
İkisi iki yandan:
- Ne biliyorsun?
- Siz ne biliyorsunuz?
Bize halamız getirdi Sarıyer'den.
- Bana da getirdi.
- Senin halan var mı?
- Sizin var mı?
- Var.
- Benim de var.
- Bize her gelişinde getirir!
- Bana da.
- Bize keten helvası da getirir, koz helvası
da.
- Bana da.
- Nereden getirir?
- Size nereden getirir?
- Sen söyle bakalım nereden getirdiğini!
- Niye söyleyeyim?
- Biz niye söyleyelim? Bizim babamız kamyon
şoförü, dünyayı dolaşır!
- Benim babam da yoğurtçu. Apartmanlara bile
yoğurt satar!
Oğlan, ablasına kıpkırmızı döndü:
- Abla be!
- Ne var?
- Halası çikolata getirirse gitsin yesin!
Yoğurtçunun kızı:
- Gitmeyeceğim dedi.
Ablanın kırmızı kurdelesi sarardı:
- Niye?
- Siz niye gitmiyorsunuz?
- Bize ne bakıyorsun sen?
- Siz de bana ne bakıyorsunuz?
- Biz akşama kadar bekleriz!
- Ben de beklerim.
- Burası senin mi?
- Sizin mi?
Abla:
- Sus, dedi kardeşine. Biz onun gibi şey
değiliz!
- Asıl ben sizin gibi şey değilim.
- Ne?
- Size ne?
Oğlan:
- Erkeksen söyle, dedi.
- Söylerim.
- Söylerim.
- Söyle hadi!
- Sizden mi korkarım?
- Biz senden mi korkarız ya?
Caddenin bozuk parkelerinden mavi bir De Soto
pırıl pırıl geçiyordu.
- Abla!
- Ne var?
- Babam bu mavi arabayı bile sürebilir değil
mi?
- Sürer tabi.
Yoğurtçunun kızı duydu, anlamadı. Halası filan
yoktu ama bir halası olsun isterdi. Halası olsaydı, Sarıyer'den çikolata, koz
helvası, Emirgan'dan keten helvası getirseydi. Ya da şoför olsaydı babası...
Sonra, çikolata, çok tatlı mıydı acaba?
- Abla!
- Ne var?
- Biz istesek çikolata...
- Sus!
- Alabiliriz değil mi?
- Sus dedim ya sana!
- Ama almayız biliyorum. Cehennemde katran
kazanları var.
- Sus demedim mi sana ulan?
Yoğurtçunun kızı gülüverdi. Ablasının kurdelesi
yine sarardı!
- Niye güldün?
- Sana ne?
- Erkeksen, söyle dedi oğlan.
- Senden mi korkacağım? Nereden gördün
cehennemi?
- Sen nereden gördün?
- Ben görmedim ki.
- Biz de görmedik.
- Katran kazanlarını ne biliyorsun?
Abla kardeşine baktı, kardeş ablasına.
Abla,
- Babam, dedi. Babam bilmez mi?
- Bilsin. Siz bilmiyorsunuz ya!
- Abla be!
- Ne var?
- İstesek çikolata alabileceğimizi gösterelim mi
şuna?
Yoğurtçunun kızı sarı teneke küpeleriyle meydan
okudu:
- Gösterin bakalım!
- Gösterelim mi abla.
- Gösterelim mi ablaymış. Paraları varmış ta
sanki...
- Yok mu?
- Var mı?
- Baak!
Dudak büktü:
- Benim babam bana daha çok veriyor...
Abla da gösterdi. Yoğurtçunun kızı yine dudak
büktü.
- İkinizinkinden de çok veriyor ve harcayacak
yer bulamıyorum!
Abla neredeyse ağlayacaktı:
- Bir tane ellilik çikolata al bakalım
hadi!
- İstersem alırım ama almam.
- Biz alırız, dedi oğlan.
- Alırsınız evet, alın bakalım.
- Alamaz, mıyız?
- Alsanıza!
Oğlan:
- Enayi, dedi.
"Enayi" kıpkırmızı kesildi.
Enayi sizin gibi olur!
Ablanın yüzüne kurdelesinin kırmızıları
uçuştu:
- Beni karıştırma!
- Kardeşin beni ne karıştırdı?
- Hadi hadi, bizim terbiyemiz senin gibilerle
çene yarıştırmağa müsait değil!
- Asıl benim terbiyem müsait değil.
- Sus sus...
- Bizim paramız var değil mi abla, niye
susalım?
Dükkâna geldiler. Yoğurtçunun kızı kaldı. Kirli
saçları taraz taraz. İçkici, kumarcı babasıyla dört ablasından başka kimsesi
yoktu. Ablaları tütün fabrikasının kalın kalın öttüğü sabahlara karışır
giderlerdi. Dönüşte elleri boş. Annesi sağken üzüm, incir, beyaz peynir, zeytin
paketleriyle dönerdi. Yemek pişirirdi, gece yarılarına kadar çamaşır yıkardı,
kızlarını önüne oturtur saçlarını tarar, kurdeleler bağlardı kırpıntılardan.
Annesi sağken ablaları çalışmazdı fabrikada. Kaydırak oynarlardı, ip
atlarlardı, top. Babası bile bu kadar içmezdi o zaman.
Kırmızı kâğıtlı, ellilik bir çikolatayla çıktılar
dükkândan önce kırmızı kâğıdı yırtılıp atıldı, sonra gümüş. Daha sonra da
bölüşüldü, başlandı yenmeğe.
Çok mu tatlıydı acaba? Gene:
- Onu bana bedava verseler yemem, dedi.
Duydular mı? Duydularsa ne dediler? Yiyişlerini
görüp imrendiğini belli etmemek için gözlerini yumdu. Yumulu gözlerinin içinde
kâğıtlarından soyulup iştahla çiğnenen çikolata. Gözlerini açtı, vitrin.
Vitrinde al, yeşil, mor, sarı, pembe kâğıtlarla çikolatalar. Gözlerini yumdu,
berbere götürülen ortaklaşa (çikolata) alınan, çikolata bölüşülen kardeş, mavi
arabayı bile sürebilen baba. Sarıyer'den çikolata, Emirgan'dan keten helvası,
koz helvası getiren hala. Gözlerini açtı, yan yana gidiyorlardı. Yumdu
gözlerini, açtı, yumdu. En son açtığı sıra karşı sokağın dönemeceni
bulduklarını gördü. Yumdu, açtı, yoktular artık. Sokak yutmuştu ikisini de. Tam
gidecekti, kaldırım, kaldırımın dibi, kaldırımın dibinde kırmızı yanan yırtık
çikolata kâğıtları, ufacık bir toptu buruşuk gümüş kâğıt. Çevresine kuşkuyla
baktı. Görülüp "Çingene" denmesinden korkuyordu.
Bir simitçi geldi geçti.
Evlere, evlerin pencerelerine baktı.
Pencerelerde tül perdeler.
Eğildi, gümüş kâğıdın buruşuk topunu aldı.
Yeni bir simitçi.
Topmuş gibi, buruşuk kâğıdı havaya attı, tuttu,
tuttu attı. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka
sokak. Yer yer pislenmişti. Sidik kokuyordu bu sokak.
Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını
yaladı yaladı.
* Orhan KEMAL. "Çikolata". Dünyada
Harp Vardı: Hikayeler, İstanbul: Ataç, 1963, s. 16-22.