Hafta #11: "Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne?"- Deneme Örneği
"ÇOCUKLARI KÜÇÜK KURŞUNLA ÖLDÜRÜRLER DEĞİL Mİ ANNE?"
Biliyoruz ki, bazı sesler, bazı sahneler, bazı renkler ya da bazı cümleler insanın aklına mıh gibi çakılıp kalıyor. Bunlar insana bir süre eşlik ediyorlar hatta. Daha sonra da, herhalde ya bilmediğimiz bir şeye dönüşerek varlığımızın başka bir köşesine yuvalanıyorlar, ya hatırladığımız şeylerin içinde eriyorlar ya da bir şekilde unutuluyorlar. Bazıları da, öylece duruyorlar çakıldıkları yerde. Asla unutulmuyorlar başka bir deyişle, çeşitli vesilelerle arada bir elimize, dilimize geliyorlar.
Karamazof Kardeşlerde dinî otoriteyi temsil eden Zosima Dede’nin, Dimitri Fiyodoroviç’in çekeceği acıları sezerek herkesin şaşkın bakışları altında gidip onun önünde diz çökmesini, sonra da ayaklarına kapanmasını ben hiç unutamam sözgelimi. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ında okuduğum “Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır,” cümlesini de unutamam. Sonra, Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanındaki Santiago Nasar’ın, bıçak darbeleriyle delik deşik edildikten sonra bağırsaklarını kucaklayıp evine doğru koşarken komşu kadınlardan birinin ne olduğunu sorması üzerine “Beni öldürdüler!” diye cevap vermesini, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ındaki Hikmet’in “Yazalım albayım, işte kalem işte ıstırap...” demesini, Kazancakis’in El Greko’ya Mektuplarında neden hiç gülmediği sorulduğunda Kaptan Mihail’in asık bir suratla “Karga neden siyahtır?” diye homurdanmasını ve kimin tarafından söylendiğini bilmediğim “Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi geliyor,” cümlesini de unutamam.
Bunun gibi, birçok yazara ait, unutamadığım daha birçok cümle var aklımda. Adorno’dan var sözgelimi, Kafka’dan, Musil’den, Pavese’den, Proust’tan, W. Benjamin’den, Kundera’dan, Beckett’ten, Borges’ten, Tanpmar’dan, Celine’den ya da burada saymakla bitiremeyeceğim daha başka yazarlardan var. Bunlardan bazılarını, unutamadığımı düşündüğüm için unutamıyorum belki de. Bazılarını da, herhalde gerçekten unutamıyorum. Eski sokakları, eski evleri ve eski sessizlikleri görmek için seyrettiğim “Yeşilçam Filmleri” ndeki bazı sözleri de unutamıyorum bunlarla birlikte. Bir filmde, bir kızın güzelliğinden söz ederken oyunculardan birinin arkadaşlarına dönerek, “Kız öyle güzel ki, ben dönüp bakmasam bile gövdemin içinden iskeletim dönüp bakıyor,” demesini unutamıyorum sözgelimi. Bir başka filmde de, Sadri Alışık tarafından canlandırılan karakterin, “Sokak köpeklerine selam vermek adam olmaya çeyrek var demektir,” cümlesini unutamıyorum.
“Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?” sorusu da unutamadığım ve asla unutamayacağım cümlelerden biri. Sırbistan sınırına 10 km. uzaklıktaki Boşnak şehri Srebrenica’da yaşayan, adını bilmediğim bir çocuk sormuş bu soruyu. Ardından da, ne yazık ki, 11 Temmuz 1995 tarihinde yapılan katliamda henüz dört yaşındayken öldürülmüş. Ben bu çocuğun annesine sorduğu soruyu 11 yıl sonra, Fikret Bila’nın Milliyet’teki yazısında okudum. Yerimden hiç kımıldayamadım okuyunca. Soluğum düğümlendi sanki, kanım çekildi, kulaklarım uğuldadı, aklım gitti gitti geldi ve ben bütün bunların ortasında durup bir zaman boşluğa doğru boş boş baktım. Bir an, bütün anlamlar anlamsız göründü gözüme, her şey yetersiz, her şey boş ve gereksiz göründü. O gün, sabahtan akşama dek hiçbir şey yapamadım tabii; burnumdan soluya soluya, allak bullak bir yüzle evin o köşesinden bu köşesine gezindim durdum. Hem geride bıraktığımız, hem de içinde bulunduğumuz yüzyılın boynuna asılmış kocaman bir ağırlıktı bu soru. Bize bizim suretimizi gösteren çocuk sesinden yapılmış bir aynaydı, dünyanın tepesine düşmüş dünyadan büyük bir dağdı, saftı, derindi, yalındı ve bir o kadar da acıtıcı, bir o kadar da ürkütücüydü.
Tam da bu cümlenin etkisiyle sersemlemişken, o günlerde, insan ruhunun ne menem bir şey olduğunu gösteren başka bir cümle çıktı karşıma. Bulunduğum yerde, Mehmet Ali Birand’ın hazırladığı Demir Kırat belgeseli seyrediliyordu ve ben bu belgeseli vaktiyle gördüğüm için ekrana pek bakmıyor, başka şeylerle ilgileniyordum. Sonra birden ekrana çevirdim gözlerimi. Yıllar önce seyrettiğim zaman fark edemediğim bir nokta o an dikkatimi çekmişti çünkü. Ekranda, İmralı Cezaevfnin eski müdürü konuşuyordu. Müdürün anlattığına göre, 1961’de Adnan Menderes, Haşan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idama mahkûm edildiklerinde onları asmak için iki cellat bulmuşlar. Bulunca da, cezaevi müdürünün odasına getirmişler bu cellatları. Onları karşısına alarak, söz konusu işi yapıp yapamayacaklarını bir kez de cezaevi müdürü sormuş. Yaparız, demiş adamlar da. Ardından, gerekli belgeler oracıkta düzenlenmiş, cellatların adlan soyadları yazılmış ve imzalatılmış. Cezaevi müdürü, depo sorumlusunu çağırarak, cellatlar ne tür malzeme istiyorlarsa ver, demiş daha sonra. Böylece, depo sorumlusu ile birlikte cellatlar müdürün odasından çıkmak üzere kapıya doğru yürümüşler. Ne var ki, hem yürüyor hem de arada bir dönüp geride kalan müdüre doğru bakıyormuş cellatlardan biri. Derken, kapıya varınca durmuş bu cellat; sıkıntılı bir şekilde dönmüş, yine müdürün yüzüne bakmış ve bir şey diyecekmiş de diyemiyormuş gibi yutkunmuş. Ondaki bu tuhaflığı gören müdür de, bir şey mi var, ne oldu, diye sormuş o sırada. Var efendim, demiş cellat. Ardından da, az önce imzaladığımız belgelerde adlarımızın yanında cellat yazıyordu, demiş. Evet öyle yazıyor, cellat değil misiniz, diye sormuş müdür. Cellat bir an- duraksamış o sırada. Sonra, iyi de efendim, öteki arkadaş daha önce kimseyi asmadı ama ben vaktiyle Börekçi Hüseyin’i asmıştım, bu yüzden benim adımın yanına başcellat yazılmalı, demiş.
Hiç kuşkusuz, celladın bu sözleri de çok etkileyici, Srebrenicalı çocuğun sorusu da. Hatta her ikisi de bir hayli düşündürücü, bir hayli çarpıcı. Belki bu iki durum, sokakların “hakiki öyküler”le dolup taştığına inanan ve gördükleri bir kavgayı, tanıdıkları bir acıyı ya da ihaneti öykü sanan kimselerin gözünde trajik birer öyküdür. Bana göreyse, ne cezaevi müdürünün odasında olup bitenler öyküdür, ne de Srebrenicalı çocuğun ölümü. Bunlar sadece öyküye malzeme olabilirler. Bizim içimizi titretecek kadar acı ve anlamlı olmaları edebî açıdan bakıldığında bir şey ifade etmez çünkü; öykü olabilmeleri için onları alıp dile taşımak, düşünsel bir bütünlük kazandırmak, ruh vermek ve anlatı sanatının bugüne dek kazandığı deneyimlerden yararlanarak yeniden kurgulamak gerekir. Dahası, dilsel düzleme taşırken kelimeler arasındaki akrabalığı düzenlemek, onların yatay duruşlarına su terazisi, dikey duruşlarına çekül tutmak ve kelimelerin oluşturduğu ses bütünlüğünü de ilk harfin sesinden son harften sonraki noktanın sessizliğine kadar bestelemek gerekir.
Sokaklarda gördüğümüz olayları, karı koca kavgalarını, bir adamın işsiz kalışını, adliye koridorlarında tanık olduğumuz acılı yüzleri ya da hayatın çeşitli köşelerinde işlenen cinayetleri birer öykü sanmak, “Hayatım roman” anlayışıyla aynı şeydir.
Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar, Everest Yayınları, İstanbul, 146-150.